Bir tane elimde, bir tane dişlerimin arasında sıkı sıkı tutuyorum mandalları. İpi yakaladığım anda asıvereceğim elimdekini. Fakat olmuyor. Zıplıyorum uzanıyorum, yok... Nasıl olur? Daha dün elimi uzatıverdiğimde ordaydı. Kollarımı indirip, dişlerimin arasındaki mandalı alıp, bir nefes boşaltıyorum. Gözüm kararıyor yukarı bakmaktan. Gözümü yere çevirip elimdekini yere, mandalları sepete atıyorum. Ellerim belimde bir kez daha bakıyorum yukarı. Gözlerimi kısıp renkten renge bürünüşünü izliyorum ipin, güneşten mi gözüm karardığından mı? Astığım herşey duruyorlar işte orda, hadi şimdi yetişemiyorum dün nasıl astım bunları buraya? Vazgeçiyorum. Yere oturup gelen geçene bakıyorum. Oturduğum yer toprak, sağım solum her yer toprak. Güneş tenimi yakıyor, omuzlarımın acıdığını hissediyorum. Hani bir bulut gelip geçerken güneşin önünden geçer de bir dakikalığına serinlersiniz, dikkatinizi çalan bir gölge olur, gözleriniz rahatlar ama zihniniz rahatsız olur, öyle bir şey oluyor. Yukarı bakıyorum bulut yok. Hiç bulut yok. Güneş tekrar yakmaya başlıyor, gözümü ileri çeviriyorum, ilerisi de toprak. Tek bir ağaç yok. Hiç bir yerde tek bir ağaç yok. Bu ipi nereye astım ben? Bu ipin iki ucu nereye uzanıyor? Ayağa kalkıyorum kaşlarım çatılıyor. Elimi gözlerime gölge yapıp ipin sola giden ucuna bakıyorum. Bir şeyler görmeye çalışıyorum bir ağaç, bir bina, bir direk, kısılıyor gözlerim iyice, ama yok. Yürümeye başlıyorum aynı yöne. Astıklarımın önünden sırayla geçerken hepsini hatırlıyorum, onları astığım her anı... Bazıları tozlanmış, bazılarının yanına ise başka şeyler asmıştım, şimdi yoklar. Uçmuş olmalılar, ben kaldırmadım çünkü. Topladıklarımın yerinde boşluklar bırakmışım, şimdi farkediyorum. İleri bakıyorum hala görünen bir şey yok. İp alabildiğine uzanıyor, yer yer alçalıyor, bazen de biri tutmuş da gökyüzüne mandallamış gibi yükselmiş. Nasıl olur? Biraz daha hızlanıyorum ipin yükseldiği yere varmak için. Koşmaya başlıyorum. Koştukça uzaklaşıyor sanki. İlerde hala görünen bir şey yok. Yanımdan astıklarım hızla geçip gidiyor. Hayret! Hiç hatırlamadığım şeyler de var, pasparlak salınıyorlar ipte. Başkası asmış olabilir mi? Uzaktan bir kaç kişi geliyor. Hah onlara sorayım “Pardon bakar mısınız?” Bakmazlar. Bakmadılar. Telaşlı telaşlı, konuşa konuşa gidiyorlar, biri kadın iki erkek. Adamlardan biri çok tanıdık, ama çıkaramıyorum. Çıkarabilsem adıyla sesleneceğim ama yok. Gözden kayboluyorlar bile. Bir an duruyorum nefes nefese. Gözümü tekrar gittiğim yöne çeviriyorum. Bir rüzgar daha esiyor gözümün önüne bir kumaş uçuşuyor ipten sarkan. Bir pantolon paçası. Lacivert. Çocukken giydiğim tulum montun paçası bu. Hiç sevmezdim. Kapşonlu tulum hani içinde robot gibi hareketsiz kalırsınız. Hemen yanında bir kağıt. Üstünde bir şeyler yazıyor. Çekip alıyorum, bir parçası mandala sıkışıp yırtılıyor. Üniversitedeyken yazdığım öykü bu. Bir annenin dilinden yazmıştım da arkadaşlarım anne olmadan böyle bir şey yazamayacağımı söylemiş, dalga geçmişlerdi. Onlara cinayet romanı yazarlarının hepsinin katil olduğunu düşünmediğimi söylemiştim. Bir şeyi yazmak için illa yaşamış olman gerekmez. Onlar restimi görmüş olabilirler fakat ben görmemiş olacağım ki bir daha çok uzun süre yazmadım. Okuyorum sonuna kadar. Ne de güzel yazmışım işte, ne var? Mandalda kalan parçayı alıyorum, mandalı da alıp geriye bakıyorum. Mandal sepeti... Mandal sepetini unuttum geride. Son bir kez dönüp, gittiğim yöne bakıyorum, görünür hiçbir şey yok. Geri dönüyorum. Diğer tarafta mutlaka daha yakın bir şey olmalı. Yoruldum. Ama mandal sepetini de uçmadan almalıyım. Yürüyeyim, çok uzaklaşmadım zaten. İnsanlar gelip geçiyor yanımdan, beni görmüyorlar, bana bakmıyorlar. Mandal sepetinin yanına varıncaya kadar uçmasa bari. Hızlı hızlı yürümeye başlıyorum gerisin geri. Bir kazak çarpıyor gözüme, kırmızı balıkçı bir kazak. Üniversite zamanı, yarı zamanlı çalıştığım mağazalardan birinden almıştım. Kar yağdığı bir gün, mağaza günlük cironun altında iş yaptığı için bize yarı ücret vermişlerdi. Mağazanın günlük cironun üstünde yaptığı hiç bir gün iki katı ücret vermediler. Hakkımı istemeyi çok sonra öğrendim. Çekip alıyorum, mandalı havaya fırlıyor, elimle yakalıyorum. Gördüklerim, görmediklerim, yanımda ipte dizili ne çok şey var, neden burdalar? Biraz daha ilerde bir el sarkıyor, aman Allah’ım komşu teyze! İn Allah aşkına ne yapıyorsun orda? Bir eliyle tutunmuş ipten aşağı sarkıyor, ne tutunabilmiş ne düşebilmiş. Yüzündeki ifade beni sevmiyor ama neden anlamıyorum. İndiriyorum ipten, üstünü silkeliyoruz, gülümserken “Hakkını helal et” diyor, ediyorum. Dizlerim titremeye başlıyor, hepsini olduğu yerde bırakıp kaçıp gitmek istiyorum. Bu uçsuz bucaksız uzanan ipi kesiversem bir yerinden, hepsi kurtulup peşimden koşacaklarmış gibi geliyor. Tekrar yürümeye başlıyorum mandal sepetine doğru. Önünden geçtiklerimin hepsinin birer cümlesi var. Benim sesimden sesler geliyor kulağıma. Bazıları kısık, bazıları zaten kulağımdan hiç gitmiyor. Fısır fısır bir uğultu içinde tüm bu boşluğun sessizliğine yayılan, benim sesimden dalgalar yayılıyor. Hem sessizlik hem uğultu, aynı anda nasıl var olabiliyor?
İşte bir tatlı tabağı, hem de pastasıyla birlikte. Henüz bir iki çatal yenmiş. Arkadaşımın doğum gününde, bana yalan söylediğini öğreniyorum. Hareketsiz kalıyorum, tam da bu tabağa sabit bakarak göğsümün ortasında büyüyen üzüntüyü hatırlıyorum. Yanından geçerken ipten çekip olduğu yere bırakıyorum. Adımlarım hızlanıyor, sargı bezleri geçiyor yanımdan, kağıt bardaklar, yaka kartları, yün ipler, defterler, yarım parmaklı eldivenler, nöbet listeleri... Elimin yetişebildiğini yakalayıp savuruyorum, artık koşarken elime çarpan ne varsa mandallarından kurtulan her şey, havaya savrulup yok oluyor... Nefesim artık parmak uçlarımda gittikçe hızlanırken ayaklarım yerden kesilmiş gibi, uçar gibi yaklaşıyorum geldiğim yere. Geride bıraktıklarım arkamdan bakıyormuş gibi geriye bakmaya korkuyorum. Rüzgar sanki göğsümden girip sırtımdan çıkıyor. Dursam ağlardım, durmadığım için ağlamıyorum. Ağlayamayacak kadar koşuyorum, hissedemeyecek kadar rüzgarı dolduruyorum içime. İptekileri savururken içim genişledikçe genişliyor. Sesler çoğalıyor, uğultular derinleşiyor, fonda yine sessizlik, işimi bitirmemi bekliyor. O an herhangi biri yere çarpsam, ya o tuzla buz olacak ya ben. Dalgaların geri çekilmesi gibi uğultular da uzaklaşmaya başlıyor. Sessizliğin gülümsemesini gördüm desem, kime anlatabilirim ki? Yavaşlıyorum. İlerde mandal sepetini görüyorum. Geride bıraktıklarımı bir kez daha dönüp toplayacak gücüm yok. Bu ipin ucu bucağı da yok. Gördüğüm bir kaç şeyi daha alıp bakıyorum elimde. Vedalaşıyorum. Onların zaten umrunda değil. Onlar mandallarla tutturmadığında gerçek bile değil. Adımlarım iyice yavaşlıyor. Mandal sepeti orda yerde duruyor. Yanına varınca duruyorum, elimdeki bir kaç mandalı da atıyorum içine. Kafamı kaldırıp ipe bakıyorum, hala yukarda. Elim yetişmiyor. Bir sıçrayışta asılıyorum iki elimle ipe. İpte kalan her şey bana doğru gelirken altında ezilirim sandığım her şey daha bana değmeden kül oluyor. Aslında var sandığım her şeyi, varettiğim tüm anlamlarıyla birlikte uğurluyorum. Şimdi en son ipte asılı kalan ben, olduğum yerde salınırken, belki başka birinin zihninde mandalımdan kurtarılmayı bekliyorum. Bir anlamla tutturulmuş her şey gibi aslında özgür ve sade.
Kendimi ipten aşağı bırakırken yere ulaşmam sanki günler sürüyor. Ayaklarım yere basar basmaz ciğerlerimdeki nefesi sonuna kadar bırakıyorum. Aldığım derin nefesle hafifliyorum, güneş tatlı tatlı ısıtıyor. Sepetimi alıyorum yerden. Gerçek olmadığını bildiğim başka bir yere doğru yürüyorum.

Yorumlar
Yorum Gönder